kitap incelemesiBen Bir Gürgen Dalıyım | Hasan Ali Toptaş

23 Mart 2020
https://www.ofisegitim.com.tr/wp-content/uploads/2020/03/Untitled-2-1280x800.jpg

Kesildikten sonra hayatını hangi eşya olarak sürdüreceği konusunda kararsızdır. Bazen baş ucunda güzel ninnilerin söylendiği oymalı bir beşik olarak ister, bazen bir çocuk parkının tahterevallisi olmayı hayal eder, bazen de neşeli çocukların sırtına bindiği sevilen tahta bir at olmayı diler.

Nesrin Karakaya

 

Ben Bir Gürgen Dalıyım’ı ilk kez iki yıl önce okudum. Geçen günlerde bir arkadaşıma bu kitabı önerince ben de tekrar okumak istedim. Hasan Ali’nin bütün kitaplarını çok severim ancak bu kitabın yeri bende ayrıdır. Diğer kitaplardan farklı bir havasının olduğuna inanırım. Kütüphanemde hüzünlü bir şarkı söylediğini düşünürüm diğer kitaplara. Sözleri yok bu şarkının müziği de kendine has.  Bazen duyarım bu müziği. Bir ağacın yapraklarına henüz açmamış tomurcuklarına söylediği ninnidir duyduğum.

Ege topraklarında Beşparmak Dağları’nın ardında “her biri birbirinden yeşil” dostlarıyla mutlu bir şekilde yaşayan gencecik bir ağaç o. Bir gürgen ağacı. Onun hüzünlü masalını konu alıyor kitap. Bu masalı bize anlatan da yine gürgen ağacının kendisi. İlk olarak yeşilin her tonunun olduğu büyülü bir ormanda yolculuğu çıkarır bizi çevresini tanıtır sonra arkadaşlarını… Eşsiz güzellikte bir doğayla yakından tanışırız bu sayede.

Ancak çok geçmeden ormanda cellat yüzlü adamlar belirir ellerinde baltalarıyla. Baltalarının ağzı güneşin altından parlayıp sönen bu adamların siyah gölgeleri düşer ormana. Gürgenin dostlarını masallarından koparırlar bir bir. Sırtlayıp götürürler kendi gerçeklerine. Derin bir sessizliğe gömülür ortalık. Ormandaki ağaçlar konuşmaya başlarlar aralarında.

– Sıra kimde? 

– Sıra kimde? 

– Sıra bize de gelecek 

– Sıra bir gün mutlaka bize gelecek! 

İnsanın gölgesi ormanın yeşilini yavaş yavaş karartmaya başlar böylelikle.

Bütün bunlara şahit olan gürgenin içini bir korkudur alır. Çünkü bilir ki sıra bir gün kendine gelecek onu da koparacaklar kendi masalından. Kurtulmanın yollarını arar. Bulamaz. Ormandaki diğer ağaçlar gibi onun da eli kolu bağlıdır. Bir gece düşünde yapraklarını çırpıp köklerini topraktan ayırarak uçuverir gökyüzüne. Masalını başka diyarlarda yaşamaktır dilediği. Bu sefer de kuş sanıp vurur onu insanoğlu. Hasan Ali tam da burada “insanın karışmadığı her şey masaldır” diyor biz okurlara. İster bir kuş masalı olsun anlatılan ister bir ağaç… İnsan için fark eder mi? Hepsine yetecek kadar zulmü var heybesinde.

Bu korkular ve endişelerle sırasını bekleyen gürgen bir gün arkadaşı köknardan ağaçların kesildikten sonra ancak yandıkları takdirde öldüğünü, kesilip bir eşya formuna getirilenlerinse yaşamına devam ettiğini bunun yanı sıra insanların sadece eğri büğrü ağaçları odun olarak kullanıp yaktıklarını öğrenince yeni bir umut doğar gürgenin içine. Ölüm korkusu yerini yaşama sevincine bırakır.  Kendi kaderini kendi belirleyebilecektir çünkü.

İnsanın karasına karışan “yeşil” biraz da olsa kendini gösterir bu umut ile…

Bir gün mutlaka kesileceğinden emin olan gürgen ağacı insanların eline düştüğünde odun olmamak için büyük bir mücadeleye girişir kendisiyle. Eskiden pek de umursamadığı dallarını dimdik tutabilmek, eğrilmesine müsaade etmemektir niyeti.  Bu yüzden uykuya direnir, rüzgara direnir. Yaşamak ister çünkü sadece yaşamak!

Kesildikten sonra hayatını hangi eşya olarak sürdüreceği konusunda kararsızdır. Bazen baş ucunda güzel ninnilerin söylendiği oymalı bir beşik olarak ister, bazen bir çocuk parkının tahterevallisi olmayı hayal eder, bazen de neşeli çocukların sırtına bindiği sevilen tahta bir at olmayı diler. Kitabın bu yerlerinde çok duygulandığımı söylemeliyim. Gürgenin olmak istediği eşyalar hakkında yaşadığı kararsızlıklar o kadar masum ki. İnsanlara karşı ne bir öfke ne bir nefret belirtisi. Kötü olan hiçbir şey yok.

Kitapta insanlara o kadar çok gönderme var ki okurken insanın durup kendini sorgulamaması imkansız. Kitabın hemen hemen bütün bölümlerinde insanlara kızıyorsunuz. Dolayısıyla kendinize. Hele kitabın sonu!  Kitabın öyle bir sonu var ki! Sizi utandırıyor insanlığınızdan. İnsan olmayasınız geliyor.

Kitabın başkahramanı bir hayvan olsaydı ya da insan dışında herhangi bir varlık bu denli etkilenir miydim bilmiyorum. Hayvanların duyguları olduğu, çoğu yönden insan ile özdeşleştiği bilinen bir gerçek. Peki ya ağaçların üzerine basıp geçtiğimiz otların. Bir ağacın acı çekmesi, hayal kurması, üzülmesi, sevinmesi çok da alışıldık şeyler değil sanki. Ancak kitap size bu alışılmadık algıyı kazandırıyor. Kitabı okurken anlıyorsunuz, ağaçların hatta otlarında da kendine has bir iletişimleri var. Renkçe konuşma, koku ile konuşma, duruş ile konuşma. Ne yazık ki iletişimi sadece konuşulan dille sınırlandıran biz insanoğlu var tabiatın karşısında. İnsan daha çözemezken kendini, kendi sesine dahi yabancıyken nasıl çözerdi bir ağacın “kokuca” dilini. Nasıl duyardı? Hayatındaki bir pürüze takılıp çiğnerken tüm güzellikleri ve hiç aldırmazken buna. “Renkçe”yi nasıl görebilirdi. Görmedi, duymadı, en çok da anlamadı. Görmedim, duymadım en çok da anlamadım.

Kitabı bitirdikten sonra Didem Madak’ın Ahlar Ağacı şiirinden bir dize düşüyor aklıma.

“Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan”

Kaç “ah”lar döküldü gürgen ağacının dallarından. Ben sayamadım.

İnsanoğlu geldi, karardı tüm yeşillikler ve sona erdi yeşil masal…

İletişim
Kalenderhane Mah. 16 Mart Şehitleri Cad. No.:7 Fatih / İSTANBUL
0531 554 47 66
Haftanın 6 Günü 10:00 - 18:00
Ofis, Cuma Günleri Tatil!
Bülten Üyeliği
X