DüşünceKitap İncelemesiKral Parmağı

3 Aralık 2020
https://www.ofisegitim.com.tr/wp-content/uploads/2020/12/kral-parmagi-nurettin-topcunun-isyan-ahlaki-uzerine-ofis-blog-1280x800.jpg

Nurettin Topçu ahlak felsefesinin merkezine 'sorumluluk' kavramını oturtmuş, lakin bu sorumluluğu hukukta anılışının aksine hareketin bir sonucu olarak değil başlangıç sebebi olarak almıştır.

Fatma Zehra Baş

 

Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâkı (Conformisme et révolte) başlıklı çalışması 1934 yılında Ahmet Nurettin adıyla -henüz soyadı kanunu yürürlüğe girmediğinden olacak- doktora tezi olarak yayımlanmış ve Strasbourg Üniversitesinde -Sorbonne’da- bizzat savunması yapılmıştır. Türkiye’ye dönüşünün ve lisede hocalık yapmasının ardından talebeleri tarafından sıkça tezin çevirisinin yapılmasına dair isteklerine mukabil hocanın “Kim okuyacak ki?” sözü bizi Nurettin Topçu’ya Paris’te sunulan bütün akademik imkanları elinin tersiyle itip ülkesine dönme kararı almasının ardından Monsenyör Molla tarafından kendisine yöneltilen “Şunu bil ki insanlar doğruların değil her zaman çıkarlarının peşinden koşarlar. Çıkarlarına ters hakikatleri savunduğun zaman hepsi sana düşman kesilirler… Saydığım zümreler içinde en çok din adamlarına güveniyorsun. Öyle değil mi?.. Bana bak, o heriflere hiçbir şey yapamazsın!” sözünü haklı çıkaracak niteliktedir. Akademide gördüğü haksızlıkların nihayetinde de sık sık Monsenyör Molla’nın son cümlesini tekrar ederek teselli bulmaya çalışmıştır. Ancak Nurettin Topçu’nun 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde hâlâ okunan ve düşünceleri üzerine mütâlaa edilen bir fikir adamı olması bizi Monsenyör Molla’nın kanaatine dahil edemediği ve Nurettin hocanın tam da İsyan Ahlakıyla kastettiği iradenin birliği ve hareket hakikatine götürecektir. Kendi ifadesiyle:

İnsan kendini ancak hareketin içinde tanır ve sonra hareket ondan bir yaprak gibi kopar.”

İsyan Ahlakı düşüncesi aslında toplum belleğine vuracak olursak “tefsir etme” arka planına sahip bir konumdadır. Yani ahlakın neliği değil ne olmaması gerektiği ve nasıl anlaşılmaması gerektiği üzerine inşa edilmiştir. Somut bir benzetme yapacak olursak İsyan Ahlakı -toplum temelinde- Gerome’un Pollice Verso tablosunda resmettiği savaşçının, kralın gladyatörün katline yahut affına parmağıyla karar vereceği sırada görünen tek irade sahibinin dışında sayısı binlere vuran izleyicilerin krala isyan etmesini gerektirir. Yani ortada bir ahlaksızlık vardır ve isyan ahlakı toplum tekelinde buna bir başkaldırıdır. Bu başkaldırının krallarını; Stirner’in anarşizmi, Rousseau’nun toplum kaynaklı her şeyi inkâr eden ferdiyetçiliği ve Schopenhauer’ın nihilizmde son bulan kötümser iradeciliği olarak genel başlıklar altında dizebiliriz. Ancak bu başkaldırı anarşist bir bakış açısına sahip değildir.

Çünkü:

“Bir hareket ancak kendinden daha üstün bir düzene yönelirse isyan adını alır.” 

           

Tez savunması sırasında bir ahlak kitabının başlığının neden itaat ve uysallık üzerine kurulu değil de isyanla temellendirilmiş olduğu -Monsenyör Molla ile ağız birliği etmişçesine- Nurettin Topçu’ya yöneltilmiştir. Ancak İsyan Ahlakı ‘İnsan olan bunu yapmaz.’ ilkesinden değil ‘insan olan bunu yaptırmaz.’ düsturundan beslenmiştir. Yani Nurettin Topçu da ahlak felsefesinin merkezine ‘sorumluluk‘ kavramını oturtmuş lakin bu sorumluluğu hukukta anılışının aksine hareketin bir sonucu olarak değil başlangıç sebebi olarak almıştır.  Bu tarzda bir sorumluluğun kaynağı ancak şuurla elde edilebilir. Şuur yalnızca iyiye yönelten bir eşik enerjisi konumunda değil aynı zamanda vicdanın vasıflarını yüklenebilecek yani kötüden uzak tutabilecek bir konumdadır insan için. Şuur ve düşünmenin sonucunda insanın ifrat bağlarındaki kayalar bir bir çözülür ve akan irade cevheri endişe yatağından sorumluluk gölüne harekete başlar. Bu devinim, geçtiği yollardaki bağı bahçeyi büyütür ve hareket -hocanın deyimiyle- insandan bir yaprak gibi kopar. Ahlak ise sorumluluğun ötesindeki hareketler bütünüdür. Bir durak noktası değil esas hareketin itirafına götüren bir nehir vazifesi görür. Hazlar, toplum, faydacılık ve içeriksiz aynı zamanda iradeden yoksun mutluluk beklentisi ahlak nehrinin rejimini düşüren inhibitörlerdir. Nehrin sonuna varacak olanın itirafını şöyle duyarız:

Hallaç dükkanında tokmağa takılmış
İrade suretinde sözler söylüyorum.
                                       (Ene’l Hakk)

Nurettin Topçu bu itirafı Hallac-ı Mansur’un irade suretindeki sözü olarak almıştır. Yani insanın ahlak nehrinden kavuşabileceği umman, hakiki iradedir.

Tabii bu düşüncesinde hocası Massignon’un etkisi göz ardı edilmemelidir. Hocanın Fransa’daki eğitim sürecinde Massignon her pazar öğleden sonra evinde öğrencilerini kabul ederdi. Bu ders niteliğindeki ziyaretlerin ilkinde -Türklerin Batılılaşma arzusuna ithafen olacak- “nankör millet!” diyerek Nurettin Topçu’ya hoşgeldin etmesiyle birlikte Nurettin Hoca Massignon’un “uğruna bir ömür verdim.” dediği dört ciltlik Hallac-ı Mansur çalışmasıyla tanışır. Hallac-ı Mansur’un fena halini, umman olarak alan bir ahlak felsefesi ve irade tanımının hangi temele ve ideale oturtturulduğunu yine Hallac-ı Mansur’un bir beyitinde duyuyoruz:

Allah’a kavuşmak için iki rekat namaz da yeter

Lakin kul, o namazın abdestini kendi kanıyla almış olmalıdır!

Nurettin Topçu kendi ahlak idealinin (İsyan Ahlakı’nın) çehresini çizdikten sonra, çalışmasında Spinoza ve Bergson gibi filozofların irade, ahlak ve hürriyet kavramlarının bazı yönleriyle tasdiki ve tamamlanması bazı kısımlarının ise tenkidiyle devam eder. Spinoza’nın görüşüne dayanarak hareketin fikre olan kısmi bağlılığı, iradeye olan bağlılığını gerektirir. Fikir ve iradenin birliğinden ise hareket doğar.

“Fakat bu sadece bir yanılgıdır zira bizi harekete iten eğilimler sadece kendi gücümüzle değil aynı zamanda dışımızdaki şeylerin etkisiyle de ortaya çıkar.”

Yani fikirler ağının, hareket için toplumun belleğiyle yapışkan hale getirilmiş olması bakımından örümcek ağından farkı yoktur. Bu veçhesiyle bizi harekete sevk eden eğilimler etken sebep değil edilgen sebeplerdir. Ancak burada deterministlerin edilgenlik tanımından ayrı bir irade tanımı yapıyoruz. Çünkü hareketin hürriyeti genel kasıtta bahsedildiği üzere sebepler ağının yok edilmesi değil bu hürriyetin esas kaynağının bizzat hareketin kendisinde aranmasıdır. Yani bir deyişle hareket Musa’nın Hızırıdır, ona ne olmadığını -olamadığını- gösterir. Kendini bilmek, hareketini bilmekle gerçekleşir ve varlık eğer sonsuzluk kapasitesine sahip değilse varlığı anlaşılamaz. Bunun sonucu insanın sonsuz olandan başka var olmadığı itirafına varır. Hareketin hürlüğü iradenin bilgisiyle mümkündür. Bu tarz bir hareketin sonucu insanda içkin bir merak ve sıkıntı oluşturur. Bu sıkıntı, her an kalkacakmış gibi koltuğun ucuna oturan ve iradenin bilgisiyle -şuuruyla- ahlaka bürünmüş bireyi doğurur. Ruhi hürriyete bilge kişinin daha fazla sahip olmasının sebebi daha açık bir bilme hareketine sahip olmasından kaynaklanır. Çünkü iradenin şuurunda olan bilge kişi zaruri olmayan bir şey için iradesini kullanmaz. Hareketin hürriyetini arayanlar için bilim, başvurulan ilk akvaryumlardan biri olmuştur. Lakin bilim pragmatisttir ve camekanın ardını buğulayacaktır.

Bilimin gayesi tabiat olaylarıyla bizim aramızda uyum sağlayarak onların unsurları üzerinde hakimiyet tesis etmek ve bizi ‘tabiatın hükümranlığı’na yükseltmektir.”

Bergson’un tenkidine geçişle birlikte harekete zaman kavramı eklenir. Yani hareket yaratılış sürecindeyken insan bunu fark edemez ancak meydana geldiği zaman algılayabilir. Bu görüş Bergson’u insanın nadiren hür olduğu düşüncesine götürecektir. Ve Nurettin Topçu’nun deyimiyle:

Gerek hürriyeti bir gurur ve cehalet yanılgısı olarak ele alan Spinoza ve gerekse onu saf bir süre belirsizliği içinde mütâlaa ederek basit bir kendiliğinden oluşa indirgeyen Bergson, yani her ikisi de -Bergson kabul etmese bile- ayni Determinizm’e varıyorlar.”

Burada Spinoza’nın ve Bergson’un irade patikalarının bir şekilde Determinizm’de kavuşmuş olmasının asli sebebi her ne kadar bir yaratıcıdan söz etseler bile iradenin öznesine hareketin devinimi içinde insanı koymuş olmalarından kaynaklanır. Oysa insanın hareketi tesadüflerin uç uca eklenmesinden oluşmamıştır.

  “İnsanın hareketinde hiçbir şey tesadüfe bağlanmaz. Sadece bunun hesabına yetişemeyiz.”

Yani irade, modern bireyin Bandersnatch ağında tanımlanamayacaktır. Çünkü umman insanın özne olamayacağı bir hareketin içinde yok olması mekanıdır. Ve orada insan -uyanana deyin- ayân bir ahdin gizli dürtüşlerinden başka hareket duyamayacaktır.

İletişim
Kalenderhane Mah. 16 Mart Şehitleri Cad. No.:7 Fatih / İSTANBUL
0531 554 47 66
Haftanın 6 Günü 10:00 - 18:00
Ofis, Cuma Günleri Tatil!
Bülten Üyeliği

X